bizden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bizden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ocak 2016 Cuma

Şu bizim zeytinyağı…

Görsel: http://www.ciftcideneve.com/
Zeytinyağı, bizim zeytinyağı… O kadar bizim ki, annemiz, kardeşimiz, çocuğumuz gibi bizim… Bir şekilde çok iyi bildiğimiz, birlikte yoğrulduğumuz, ancak aynı nedenle daha yakından tanımak, anlamak için çaba sarf etmediğimiz haliyle bizim zeytinyağı…

Futbol gibi, herkesin hakkında fikir yürüttüğü, ama sahaya çıkıp oynamak gerektiğinde nefes nefese kalıp orta sahaya kadar koşamadığı kadar bizim zeytinyağı…

Şarap mesela, aslında o da bizden, ancak biraz çekingenlik, biraz mesafeden dolayı, kırmış bu “tanıdıklık” döngüsünü en başından… O ya da bu şekilde, her evde bulunabilirliğinden midir bilemem, zeytinyağı henüz yolun çok başında.

Türkiye’de zeytinyağı kültürü bir yere gelir mi? Gelir elbet. Ama bunun için olmazsa olmaz bir şart var öncelikle: bilmediğimizi kabul etmek, yeniden tanışmak zeytinyağı ile, kendini bize anlatmasına izin vermek.
Kabul edin, hayatınız boyunca içinde zeytinyağı bulunan herhangi bir yiyeceği sadece zeytinyağının tadını almak için yediniz mi? Bir ayin gibi, gözlerinizi kapatıp önce koklayarak, ağzınızın içinde dolu dolu yuvarlayarak, tanıştınız mı o yağla? Bir şans verdiniz mi, kendini size anlatması için?

Bugün, sadece meraktan tanışın evinizdeki zeytinyağı ile. Tadını bulandırmadan, içine kekik, pul biber katmadan, ısıtmadan, olduğu hali ile karşınıza alın. Bu deneyim için natürel sızma, tercihen butik üretim bir zeytinyağını seçin öncelikle mümkünse. Koklayın önce şöyle bir…  Zeytinyağının içindeki meyve ile tanışın… Gözlerinizi kapatın. Yeşil zeytinden mi sıkılmış, siyahtan mı anlamaya çalışın. Bir yudum alın ağzınıza, ona zaman tanıyın, yayılsın dağılsın ağzınızın içine.

Ne arayacaksınız peki? Öncelikle zeytini arayacaksınız zeytinyağının içinde, meyvemsilik iyi bir zeytinyağının ilk şartıdır. Aromalar açısından zengin bir zeytinyağı aynı zamanda yeşil domates, badem, taze ot gibi destekleyici başka kokular da barındırabilir içinde.

Ham zeytinin acılığı da yine nitelikli bir zeytinyağının olumlu özelliklerindendir. Ağızdaki acılık ve genzinizdeki yakıcılık yüksek kaliteli, antioksidan yönünden zengin bir zeytinyağının sahip olabileceği niteliklerdendir. Bu üç özelliğin yoğunluğu ise damak zevkine göre tercih edilebilir. Tıpkı şarapta olduğu gibi, nasıl kimi insan buruk, bol tanenli, dolgun gövdeli şarapları tercih ederken kimi meyvemsi ve hafif şarapları tercih ederse, siz de zeytinyağını tanıdıktan sonra hangi özellikleri daha çok sevdiğinize ya da hangi durumlarda nasıl bir yağı tercih edeceğinize karar verebilirsiniz.

Genel olarak yoğun acı, yakıcı zeytinyağları çiğ sebzelerle servis edilirken, orta meyvemsi, hafif yakıcı yağları salatalarda, hafif olanları ise zeytinyağlı yemeklerde kullanmak daha uygun bulunmaktadır, ama kim bilir, belki siz kendinize has başka alanlar yaratabilirsiniz.


Hadi ama ertelemeyin, bugün tanışın zeytinyağınız ile, öpüşün, koklaşın, barışın…

-----
Bu yazıyı Ocak 2012'de İzmir On The Rocks dergisi için yazmıştım... Bakıyorum da, 4 yılda pek de bir şey değişmemiş... Belki birileri okudukça değişir...

9 Ekim 2015 Cuma

Yasemin Zamanı - Yasemin Çayı

GÜNDEN KALANLAR, SAYIKLAMALAR, SANRILAR…: Yasemin Zamanı:

İzmir'in uzun sonbaharı başladı, renkler hafiften sarardı, havada hoş bir serinlik hakim, ancak güneş hala insanı gülümsetecek güzellikte parıldıyor...



30 Haziran 2015 Salı

Ev yapımı temizlik... No-Poo


Temizlikte daha çok ev yapımı, daha az kimyasal... Bu fikri ilk olarak ev temizlik malzemelerinde duymuştum... Karbonat ve sirke, daha sonra da enzim falan...

Daha sonraları vücut bakımında da bu malzemelerin kullanıldığını duydum... Sanırım ilk defa İpek AG yazmıştı No Poo konusunda... Aklımın bir kenarına çıpa atmış olsa da deneme cesaretini bulamadım... Taa ki, oğlum ergenliğe adım atıp hormonal değişimleri ile birlikte deodorant kullanımı ihtiyacı gösterene kadar... O zaman deodorant yerine karbonat fikri tekrar çıktı ortaya... Sevgili Günün Çorbası mesela karbonat kullandığını söylemişti o dönemde, denedim, bana uymadı... Kristal tuz aldık onun yerine, çözdük meseleyi...

Neyse, zaman geçtikçe bu No Poo meselesi de daha çok dikkatimi çekmeye başladı... ve nihayetinde Sıla da gayet cesaretlendirici bir girişim ile blogunda tarifi yayınladı... Ben de uygulama cesareti buldum kendimde sonunda...

Tarif aslında çok basit... İhtiyaç duyulan malzeme;

2 kırılmaz kap
2 tatlı kaşığı karbonat
yarım çay bardağı elma sirkesi
su

İlk kapta karbonatı ılık suda eritin, bu sizin şampuanınız olacak... Islak saçlarınızı saç diplerinize masaj yaparak bu suyla yıkayın. Tabii ki köpürmüyor, bu işe yaramadığı anlamına gelmez... Eğer saçınız yağlı ise biraz daha fazla, kuru ise biraz daha az karbonat kullanabilirmişsiniz... 2 tatlı kaşığı bana iyi geldi... Saçınızı iyice durulayın... Biraz sertleşmiş gibi gelebilir saçlarınız, ikinci karışım bunun için var... 

İkinci kapta ise sirkeyi su ile karıştırın... Duruladığınız saçlarınızı bir de bu karışım ile yıkayın... Kuru saçlar için daha fazla sirke kullanabilirsiniz...

İlk birkaç seferde saç derisi doğal ph değerine ulaşana kadar saçlarınız biraz daha hızlı yağlanabilir demiş Sıla, bende böyle bir durum da olmadı zaten yağlı bir saç yapısına sahip olduğum için, bakalım bundan sonrası nasıl gidecek...

Ancak saçlarımın daha yumuşak ve daha parlak olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim...

Bonus Materyal- Vücut Peelingi

Bunu da yıllar önce bu blogda yazmış, ancak uygulama fırsatı bulamamıştım. Ne değişti derseniz, kahve içme alışkanlığımız değişti. Bu sene bir espresso cezvesi edindik ve evde espresson pişirmeye başladık... Bu da ciddi bir kahve telvesi demek... Tabii ki, benim her türlü organik atığı atamama huyum devreye girdi ve bu telveyi biriktirmeye başladım... Hazır banyoya 2 kavanoz ile giderken, bir de bu telveyi taşıdım yanımda... Banyodan çıkmadan topuklarımı, dirseklerimi, bacaklarımı falan da bu telve ile ovdum iyice... Doğal bir peeling amacıyla başlamıştım, ancak kahvenin doğal yağı aynı zamanda nemlendirici etkisi de verdiği için hoş bir yumuşaklık da sağladı... Filtre kahve tercih edenlere öneririm.

16 Mart 2015 Pazartesi

Sabun, enzim ve diğer yeniden kullanım önerileri...

Yıllar var, bozulan, azalan, "çöp" olan şeyleri atmak benim için çok zorlaştı... Yeniden değerlendirme, en azından biraz daha kullanma, dönüştürme hayatımın en önemli konularından oldu... Bu konuyla ilgili daha önce de yazmıştım (Reduce-Reuse-Recycle ve Bir kez yaşamışsa, yine yaşar), ancak liste genişledikçe tekrar tekrar yazmak istiyorum.

Uzun süredir yazmak istiyordum, kısmet bugüneymiş, iki temel konum var, bir tanesi kullanılmış sabunların yeniden değerlendirilmesi, diğeri de evde enzim yapımı...

Sabun konusu içimin yarası, aslında zeytinyağı üreticisi olup da kendi sabununu yapmamak ayıp sayılır, ama aldığım tariflerin çoğunda kostik olması, yapımın zahmetli olduğundan bahsedilmesi gözümü korkutuyor, ne yalan söyleyeyim... Bu nedenle de bir türlü giremedim bu işe. Hele de, köyde zaten yapan komşular olup da bol bol hediye sabun geldiği için gerek de hissetmedim belki...

Şimdilerde dekoratif sabun yapımı çok revaçta olduğundan küçülmüş sabunların yeniden değerlendirilmesi daha cazip bir konu gibi geldi. Daha önce, bu küçülmüş sabunları rendeleyip kaynatarak yeniden kullanılır hale getirme denemem olmuştu, ama pek de pratik bir yöntem değildi, o nedenle de deneme olarak kalmış hayata geçmemişti...

Yeni okuduğum bir yöntem ise çok pratik olduğu için hemen denedim ve çok güzel sonuçlar aldım... Yıllardır, elbet bir fırsat bulur değerlendiririm diye sakladığım o minik sabunları küçük parçalar halinde silikon kalıpların içine kırdım... Üstlerine biraz da su ekledim, çok fazla değil ama... Arasına güzel görünsün diye nazar boncuğu, deniz kabuğu falan ekledim. Sonra da mikro dalga fırında birkaç dakikada erittim... Tabii ki silikon kalıplar söz konusu olduğu için fırından çıkartırken elinizi yakmamaya dikkat edin. Ben bir tabak içinde koymuştum, biraz taşmış, tabak sabun olmuş, ama başka bir sorun olmadı...

Fırından çıkarttığım sabunların içine aromatik yağlar ekledim. Özellikle lavanta, leylak çok başarılı oldu. Portakal umduğum kadar güzel sonuç vermedi.

Her neyse bu işlemden sonra da bir süre soğumaya bıraktım. Sabunlar iyice soğuyup donunca kalıplardan çıkartım radyatörün üzerine aldım... İyice kuruyunca da kullanıma soktum tabii...

Bence çok güzel sonuç verdi. Üstelik de tüm işlem 10 dakikamı almadı... Tavsiye ediyorum...

Anlatmak istediğim, son bir senedir sirke kavanozu ile birlikte mutfağımın baş köşesinde yerini alan ENZİM kavanozu...

Enzim ile ilk olarak Meyveli Tepe'nin blogunda karşılaşmıştım. Çok ilgimi çekmekle birlikte, öyle ölçmeli-biçmeli, biriktirmeli, beklemeli işler pek bana göre olmadığı için bir süre kulak arkasına attım. Ancak bir süre sonra kış gelip de özellikle portakal kabukları kompostumun içinde asiditeyi arttırınca o kabukları başka bir şekilde değerlendirmek için yeniden bir tarif arayışına girdim... Atamıyorum, kıyamıyorum o güzelim mis kokulu kabuklara...

İşte tam o sırada Bir Tek Aşk'ın tarifi çıktı karşıma... Anlatım tarzı ve pratikliği bana "yapabilirim" hissi verdi ve hemen işe giriştim... İlk etapta oradaki ölçü ile başladım:

- 3 su bardağı narenciye kabuğu (ağırlıkla etli portakal kabuğu ve limon kabuğu oluyor bizde)
- 1 su bardağı şeker/ pekmez/ esmer şeker/ bal
- 10 su bardağı su
- 1 kaşık kadar kuru maya

Görsel: http://www.onegoodthingbyjillee.com/
İlk parti 3 hafta sonra olunca bir deneme yaptık, mutfak dolap kapaklarını ve evyeyi sildik... Sonuç gayet tatmin edici... Tabii derhal seri üretime geçtim... İlk parti hazır olduktan sonra mayaya pek gerek kalmıyor, çünkü kendi kendini mayalamaya devam ediyor... Zaten kavanoz dolana kadar yeterli süre geçiyor... Artık 2 büyük kavanoz ile devam ediyorum. Dolanı kenara alıp beklemeye bırakıyor, öncekini süzüyor ve boşaltıp yeniden doldurma evresine geçiyorum. Meğer biz ne kadar çok limon kullanıyormuşuz... Yaz kış sürekli o kavanoz doluyor, yenisi geliyor... Üretim sırasında bazen üzerinde beyaz bir tabaka oluşabiliyor, zaten arada karıştırırken onu da içine karıştırıyorum, kaynaklara göre bunda bir sorun yok... Sanırım şekeri az geldiği zaman oluyor. Biraz daha şeker ilave ediyorum karışıma.

Görsel: http://happyhomemaker88.com/
Zaman zaman da yeşil küf oluyor. Bunun da bir zararı yok demişler, ama benim hoşuma gitmiyor... İçine attığım limon kabuklarına daha bir dikkat eder oldum, sanırım bu yeşil küf onlardan geliyor, eski limon kabuklarını kullanmıyorum artık...

Enzimi nerelerde kullanıyorum, özellikle temizlikte tabii... Leke çıkarıcı olarak yağlı lekelerde, çamaşırlarda... Bulaşık ve çamaşır makinasının içini temizlemek için boş çalıştırırken... Evyede...

Enzim kullanırken dikkat edilmesi gerekenler nedir peki... Her şeyden önce enzim canlı bir yapıdır... Dolayısı ile çok sıcak su ile kullanılmaması gerekiyor... Maksimum 40 derece iyidir, bakterileri öldürmeden temizlik fonksiyonlarını göstermeleri için... Bir de zaman tanımanız lazım... Yani evyeyi temizlemek için enzimi döküp 10 dakika kadar bekletiyorum ki, bu iyi yürekli bakteriler işlerini yapabilsinler... Sonrası çok kolay, biraz ovup suyla duruluyorum... Hiçbir kimyasal yok çünkü içinde...

Ben bu enzim işini çok sevdim... Hiç gözünüz korkmasın, çok pratik...

20 Nisan 2014 Pazar

Kısa tırnakların öyküsü

Tırnaklarım hep çamurludur benim, bilir misiniz? Bir bitki gördüm mü dayanamam, ne yapar eder, bir parça toprak bulur, daldırıveririm içine… Yıllar süren çiftçilik deneyiminden geldiğini sanmayın bunun. Apartman çocuğuyum ben. Bitkilerle ilgili hatırladığım ilk şey, anneannemin pencere önü saksıları… Bir de büyük ev bitkileri şüphesiz, devetabanı ve kauçuk… Çocukluğumun bir parçası o çiçeklerin anıları… 

Devamı için lütfen tıklayın...

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Nihayet köye gittim...

Aslında işler yoğunlaşmaya başladı, köye gidecek hafta sonu pek kalmadı, ama çok sevdiğimiz iki ailenin çocukları evlenmeye karar verince, bir de nişan töreni için bizi çağırınca, seve seve koştuk köyümüze bu hafta sonu...


Çok güzel bir gelin olacak kızımız, yüzü gibi güzel bir gönlü var... Damat da yakışıklı, hem de nasıl...

Her neyse, bahçeye girdik, aynı anda hem hasat vakti, hem bahar yaşanıyor... Börülceler, patlıcan, biber, kabaklar, acurlar hala çiçekli... Bir domatesler son meyvelerini vermiş, onları kızartma peşinde...




Güzelce topladık... "Allah ne verdiyse" deyimini çok iyi anlıyorum köye gidip bahçeyi her topladığımda... Kilolarca domates, kapya biber mesela... Öyle 1-2 tane değil... Allah bereket versin... Haliyle şişe domates yapılacak, çok da beklemez hani nazlıdır domatesler... Derhal rondodan geçirilip işlendi tabii cumartesiden hemen...


Biberlere gelince, onların yarısını pazar günü yaptım, diğer yarısı biraz yeşildi, güneşe koydum kızarsınlar diye, bugün yapılacak nasipse... Tarif için linke tıklayabilirsiniz...


Oysa patlıcanlar, taze fasülye, acur ve salatalık 2-3 taneydi... Böyle durumlarda türlü giriyor devreye, ben hiç sevmesem de tatları birbirine karıştırmayı, "Allah ne verdiyse" kısmında böyle işte...

Börülceler boldu, kartlaşanlar ayıklanıp kurutulacak, tazeleri haşlanıp derin dondurucuya... Yaşasın...

3 tane de kavun var, bekliyorum bakalım yiyebilecek miyiz bu sene?


Eeee, tabii bu kadar çalıştıktan sonra oturup bir kahve içmeyi hak ettik sanırım, olmaya yüz tutmuş nar ağaçlarımızın ve zakkumların eşliğinde, sakız ve badem ağaçlarımızın gölgesinde...




14 Temmuz 2013 Pazar

Bir kez yaşamışsa, yine yaşar...

Permakültür konseptinin yaratıcısı Bill Molinson'un öğrencilerinden ve dünyanın sayılı hocalarından biri olan Geoff Lawton'un sözü bu yazının başlığı olsun istedim. "If it has once lived, it can live again." sözün orijinali.

Konumuz kompost... Yani evsel biyolojik atıkların çürütülmesi ile doğal gübreli toprak üretimi...

İnternet ve diğer kaynakları karıştırırsanız, kompost üretimi ile ilgili detaylı bilgi edinmeniz mümkün, özel düzenekler, faydalı, süre kısaltıcı oran ve karışımlar da bulabilirsiniz...

Mamafih, bahçe hayatı ile geçirdiğim son 5 yıl beni keskin Alman çizgili mühendis yapımdan uzaklaştırdığı ve daha çok "anneanne"vari kulaktan-dolma-tarifler'e yakınlaştırdığı için bu keskin tarifler beni biraz tabir yerinde ise kasmaya başladı. Bu nedenle, bu yazıda net bir kompost tarifi arıyorsanız, şimdiden söyleyeyim, bulamayacaksınız...

Almanya'nın büyük şehirleri dışında çok yaygın olan bahçeli evlerinde kompost yapımı çok yaygın, hatta mecburidir, çünkü yasaların da gerektirdiği şekilde çöplerini ayırırlar ve organik atıkların bertaraf edilmesi  için ayrıca ücret öderler. Yıllar önce, eşimin yanında kaldığı, benim de ziyaretler arasında tanıştığım 80'li yaşlarındaki ev sahibesi, Leonore'den öğrendim kompost yapımını aslında... Son derece basit bir düzenek... Alt alanı 1 metrekare olacak gibi bir tahta sandık düşünün... Ancak alt-ön tarafı ve üstü açık. Biyolojik atıkları üstten ekliyor, kompost oldukça da altındaki açıklıktan alıyor ve bahçede toprak olarak kullanıyorsunuz... Leonore'ye göre işin iki püf noktası var:

*) Evsel atık olarak asla pişmiş/yağlı yemekleri kullanmamak. Sebebi, yağ kokusunun fare vb. istenmeyen misafirleri davet edebilecek olması muhtemelen...

*) Bir kat evsel atığa ilave olarak bir kat toprak kullanmak. Bunun sebebi de kuru yaprak vb. karbon açısından güçlü, çürümeyi arttırıcı bileşenin azlığına karşı kompost oluşumuna destek olmak olmalı...

Her neyse, bloğu takip edenlerinizin bileceği gibi uzun süredir köydeki bahçemden uzağım... Bahçe hasretimi şehirdeki evimin balkonunda gidermeye çalışıyorum. Bu sezon şu ana kadar balkonda yetiştirdiklerim şu şekilde: Bezelye, marul, roka, 4 farklı çeşit domates, 2 çeşit biber, pırasa, soğan ve fındık turp... Ayrıca kavun denemem de sürüyor... Saksıda yetişebileceğini düşündüğüm hemen her çekirdeği toprağa gömüveriyorum açıkçası...

Tabii bahçe özlemi arttıkça evde de bir çöpten-bostan-projesi gelişmeye başladı... İlk adım olarak çekirdeklerin dikilmesi, daha sonra pırasa ya da marul kökünün toprağa saplanması gibi çalışmalarım sürüyor...

Bir diğer çalışmam da kompost haliyle... İşin güzel tarafı ise, oluyor olması... Balkonun müsaade ettiği kadar, büyükçe bir saksı ile başladım işe... Dibine biraz toprak serdim, sonra evden ne çıkarsa artık... Yumurta kabukları mesela, soğanların dibi, yarılıp çürüyen birkaç sebze, kullanılmış çay, marulun dış yaprakları, rokanın iyice karta kaçanları, muz, karpuz ya da kavun kabukları... Dikkat ettiğim önemli bir husus, bunların mümkün olduğunca minik parçalara ayrılması, ki bu da çürümeyi hızlandırıyor... Bir kat evsel atık, bir kat toprak... Saksı bir bakıyorum dolmaya yüz tutuyor, sonra bir bakıyorum içindekilerin çürümesi ile çökmüş birkaç gün içinde... Havalar sıcak zaten, bu kompost için iyi birşey... Arada suluyorum, zaman zaman da dıştan içe karıştırıyorum oluşmaya başlayan toprağı... Üstünü kapatmıyorum ki nefes alsın, doğanın çürüme ile sorumlu diğer yaratıkları ile buluşabilsin... Etrafında sinekler toplanıyor, ki bu iyiye işaret... Tamamen olduğunda bu sinekler gidecekler başla işlere... Birkaç da solucan bulabilsem keşke...

Birkaç kaynak:
http://www.kuraldisidergi.com/3524/evde-kompost-yapimi/
http://www.bahcesel.net/forumsel/toprak-bilgisi-topraksiz-tarim/9938-kompost-nedir/
http://alternatifyasam.blogspot.com/

14 Mart 2013 Perşembe

Yaşasın BAHAR Geldi...

İlk önce fulyalar başladı açmaya, arkasından papatyalar boy gösterdi... Ağaçların uçları kabardı, minicik tomurcuklar gösterdi kendini... Arkadaşım badem ağacı çiçek açmıştı bu sırada çoktan...

Dağlarına bahar gelmişti memleketimin...

Zavallı ben ise, şehir insanı moduna döndüğüm için yeniden, pencere önü bostanlarına merak sardım, ancak hazır işler beni kesmediğinden Çöpten Bostan Projesi'ni uydurdum...

Aşağıdaki ananas yetiştirme yöntemini görmemle başladı herşey...

Pazardan aldığım neleri yeniden yetiştirebilirim diye düşündüm... İlk akla gelenler soğan ve de sarımsaktı tabii, arkasından da marul ve kıvırcık salata geldi... İnanamadım ilk önce yapraklarını kullandığımız marulun dibinden kök vereceğine, ama oluyormuş, işte kanıtı aşağıda... 2 fotoğraf arasında 10 gün kadar süre var. Tabii baharın mucizesi bu hız...


Yanında üstte minik, altta uzun görünen sap ise sarımsak... İlk dikim sonrası şu haldeydi balkon bostanım:

Çöpten Bostan Projesi'nin yeni adımı ise çilekler... Çilekleri yıkadığınız suyu lavaboya değil saksılara dökün... Çıkan çilek bitkilerini gülümseyerek izleyin... Vakti yaklaşıyor... Geçen sene yapmıştım, bu sene de niyetliyim...

Son olarak İtalya'dan aldığımız beyaz dipli fındık turpun macerasını yazmak istiyorum... Ektiğimin 3. günü süren bu minik turpların ilk 3 günlük macerası acayip hızlı geçti... Gün be gün takip etmek beni çok keyiflendirdi... Şimdi kendi yapraklarını vermesini bekliyorum fidelikten asıl saksıya nakletmek için... Tabii aslında minik saksıya bir avuç atmak yerine yumurta viyollerine, her göre 2-3 adet gelecek şekilde ekmiş olsaydım, nakletmek çok daha kolay olacaktı. Karton toprakta eriyeceği için direkt viyolle ekebilecektim...

Neyse, şimdi aynı heyecanla bezelye ve domatesleri bekliyorum, bakalım onlar ne zaman çıkartacaklar başlarını topraktan...

11 Kasım 2012 Pazar

Bir sonbahar daha

Uzun süren bir yaz döneminden sonra, can veren yağmurlarla sonbahar nihayet geldi buralara... Kimileri yalancı bahar olarak adlandırsa da benim için dolu dolu ikinci bahar sonbahar Ege'de...

Geçen ay, yazmayı çok isteyip de vakit bulamadığım bir olay oldu bahçemizde. Yaban domuzunun biri, bahçeyi dağıttı. Nihayet kendini bulmaya başlayan domatesler, son yeşil domateslerini veremeden tarih oldular, yanlarında patlıcanlar ve biberlerle birlikte... Bir yaban domuzu tek başına koca bir bahçeyi dümdüz edebiliyormuş, bunu öğrendik. İlk tepkim, "onun da yemeğe ihtiyacı var" olsa da, öğrendim ki, sevgili yaban domuzumuzun amacı, o bitkileri yemek değil, sulanan toprakta bol bulunan solucanlara ulaşmakmış... Kısmet işte. onun karnı doydu, bizim bahçemiz erken de olsa kışa hazırlandı.

Çoğu şehirli arkadaşımın hayallerini süsleyen bir köye yerleşme projesinin hesapta olmayan parçalarından biri yaban domuzu, diğer parçalar ise tilki, sansar ve börtü böcek sanırım... Doğal hayatın diğer parçaları. Bana onlardan korkmuyor musun diye soranlara cevabım şu: Burası onların alanı, buraya gelmeyi sonradan seçen insanoğlu. Bu durumda anlaşmak en doğrusu...

Bu sene biraz daha çeşitlendirmeye niyetlendik kış sebzelerini, kereviz ve pırasaya ek olarak kara lahana ve brokoli de giriyor deneme listesine. Merakla bekliyorum sonuçları.

Domuzun insafına kalan tek parça bal kabakları büyümeye devam ediyor, ikisi sararmış, biri hala yeşil.


Neyse gelelim ikinci bahar tarafına yazının... Ilık ve yağışlı bir dönemin ardından kasımpatları ile birlikte sarı papatyalar, dağ papatyaları ve ismini aklımda tutamadığım buranın yerel turuncu papatyaları çiçeklenmiş... Ayrıca önümüzü yaz zannedenler de olmuş, sevgili leylağımız ve gül hatmi ile petunyalar, aslanağızları da çiçeklerini açıvermişler. Hindibalar, her daim açmaya hazır halleri ile duvarlardan bile fışkırmışlar.

Bir de fulyalar, frezyalar ve sümbüller var tabii... Kışın içinde baharı müjdeleyen o müthiş çiçekler soğanlarından başlarını çıkartıp yeşillenmişler bile...

Yani bahçenin üst tarafı tam bir bahar havasında... Oysa içerde soba yanmaya başladı. Soba üstü çaydanlığım yazın kaldırdığım köşesinden göz kırpıyor bana...

20 Temmuz 2012 Cuma

Acurlar oldu... Kavanozlara doldu...

Yazın bunaltıcı sıcak günlerinden merhaba...

Ben bahçeye dikmeyi akıl edememiş olsam da komşularım sağ olsunlar acur getirmişler bahçelerinden yeni mahsül, benden aldıkları kayısıların karşılığında...

Dışarıda severek yerim de, kendim yapmak nasip olmamıştı daha önce, acur turşusu kurdum bu yaz ilk defa...

Acurları yıkayıp doğradım. Temiz kavanozlara yerleştirdim. Sonra dolabı kurcaladım, bir adet kapya biber ve 3 adet de fındık turp buldum, onları da yıkayıp dilimledim ve kavanozlara paylaştırdım. Her bir kavanoza iri birer diş sarımsak ekledim ve son dokunuş olarak da birer sap biberiye. eğer evinizde varsa kereviz sapı da çok yakışıyor turşulara, tavsiye ederim.

Sıra geldi turşu suyuna. Ben genellikle turşu suyunu önceden hazırlayıp evde bulunduruyorum, fazla sebzeleri, dışardan söylenen yemeklerin yanında gelen, havuç, turp gibi ürünleri bir kavanoza doldurup turşuyu anında kuruveriyorum, çok pratik oluyor.

Turşu suyu için arzu ederseniz Dr. Oetker'in Turşukur'unu kullanabilirsiniz, ya da kendiniz evde hazırlayabilirsiniz. Tarif kabaca şöyle:

1 çay bardağı kalın tuz
1 su bardağı sirke
10 tane kadar nohut
1 tatlı kaşığı şeker
2,5 litre kaynatılıp soğutulmuş su

Keyfinize göre sirke miktarını arttırabilir ya da limon suyu ilave edebilirsiniz. Yine tane karabiber, kişniş gibi baharatlar ekleyebilirsiniz. Nohut mayalanmasına yardım için konuyor, evde  yoksa kullanmasanız da olabilir.

Hazırladığınız turşu suyunu kavanozlara boşaltın, ağızlarını sıkıca kapatıp güneş almayan bir yerde bekletin. Turşunuz 2-3 hafta içinde hazır olacaktır. Eğer biber turşusu yapacaksanız, biberleri önce iğne ile birkaç yerinden delin. Lahana için de gaz oluşumu olacağından 2-3 günde bir kavanozu sallayıp kapağı açarak çıkan gazı boşaltın.

Kullandığınız kavanoz kapaklarının temiz ve passız olması çok önemli, bunu mutlaka kontrol edin ve gerekiyorsa yeni kapak satın alın. Sirke asitli olduğundan kapaklarınızı daha da eskitecektir.

Afiyet olsun.

10 Haziran 2012 Pazar

Resmen Yaz Geldi

Havalar 30 derecenin üstüne çıktı, ağaçlarda çiçeklerin yerini meyveler aldı. Bademler mesela, çağla konumundan çıktılar... Meyveler ballandıkça yoğun bir arı vızıltısı da yerini aldı bahçede... Dün akşam sezonun ilk semizotunu topladım mesela, sarımsaklı yoğurtla karıştı, nefis bir salata olarak yerini aldı sofrada...

Girit kabakları çoktan mahsül veriyor... Doğa yapacağını yapıyor yine, biz burada olsak da olmasak da... Tek istediği biraz su takviyesi, onu da komşular hallediyor sağ olsunlar...

Evde yeşillenen soğanları balkon saksısına sokuşturuvermiştim geçen ay, onları biçip duruyordum arada, fonksiyonel geldi, görsel olmasa da, bir saksının yanına adaçayı diktim, diğerine biberiye... Çok keyifliler onlar da. Hatta, 1-2 biber çekirdeği de gömüvermiştim, onlar da filizlenmiş o saksılarda, ayırıp bahçeye almalı haftaya...
Taze soğanlar ve biberiye

Adaçayı

Bademlerin gölgesine salıncağımızı kurduk dün. Oğlum çıkardı tadını, ben vakit bulamadım henüz... Verandadaki sedire minderi attım, bir fincan kahvemle oraya kuruldum kahvaltı sonrası...

Güllerin yapraklarını topladım yine geçen haftalarda, biraz da gelincik ile karıştırıp reçel yaptık, kıpkırmızı ama nefis gül kokulu bir reçel...

Velhasıl, dağlarına bile yaz geldi memleketimin...

26 Mayıs 2012 Cumartesi

İzmir'den Efsane Geçti

17 Mayıs akşamı Buzbağ Şarapları'nın İzmir'deki "Efsane Gurmelerini Arıyor" etkinliğine davetliydik. Sevgili Zeynep Braggiotti'nin moderatörlüğünde,  Kayra Wine Center müdürü ve şarap eğitmeni Cüneyt Bey’in eşsiz ve bilgilendirici sohbeti eşliğinde Buzbağ'ın nefis şaraplarını tatmak fırsatı bulduk.

Anadolu'nun üzümlerinin yine Anadolu'nun diğer lezzetleri ile uyumunu keşfederken aynı zamanda şarap tadımının bazı detaylarını da öğrendik.

Benim gibi, son zamanlarda dikkatini zeytinyağı tadımı üzerine yoğunlaştırmış biri için çok farklı aynı zamanda bir o kadar da keyifli bir tecrübeydi doğrusu. Zeytinyağı'ndan farklı olarak şarap tadımı gözle - gözlemle başlıyor her şeyden önce... Cüneyt Bey'in anlatımı ile tıpkı doğada olduğu gibi... Şarabın rengi ve berraklığı, kalitesi hakkında pek çok bilgi verebiliyor. Zeytinyağında tortu tazeliğe gönderme yaparken, şarapta olgunluğun göstergesi olabiliyor mesela... 

Görsellik adımını geçtiğimizde iki efsanevi sıvı aynı önemli noktada buluşuyor: KOKU

İlk burunda olduğu kadar nazal kanallardan alınan koku da ağzınızdaki sıvı hakkında çok farklı bilgiler veriyor. Yine dil üzerindeki farklı alanların kullanımı söz konusu şarapta, dikkatin dil üzerinde daha fazla yoğunlaştırılması gerekiyor. Sanırım bu yöntemi zeytinyağı tadımlarımda da kullanacağım bundan sonra.

Her tadım ayrı bir yolculuk, her tadım farklı bir deneyim, her deneyim bir ilerleme ve uzmanlığa giden patika... Tıpkı zeytinyağında olduğu gibi şarap da farklı derinliği olan bir konu, insanlar yıllarını veriyor tanımak, tanışmak, anlamak için... Bu anlamda şarap tadımına ufak bir başlangıç yapmış olduk en fazla...

Nazik ev sahipliği içi Zeynep Hanım'a, engin bilgilerinden faydalanmamız lütfunda bulunduğu için Cüneyt Bey'e ve bu keyifli organizasyon için Buzbağ Marka Müdürü Ahmet Yüce'ye teşekkür etmek istiyorum. İtalyanların deyimi ile "olio nuovo, vino vecchio"dan ileri geçebilir miyim bilemiyorum ilerleyen yıllarda. Yıllar içinde zeytinyağı üreticilerinin de bu tatta aktiviteler üretmesini temenni ediyorum.

Teşekkürler Buzbağ

8 Mayıs 2012 Salı

Koku ya da İlk Gençliğim’den İstanbul Anıları


Yıllar önce, ilk gençliğimde İstanbul’da Anadolu Yakası’nda Beyaz Leylaklı sokakta oturmuştum bir yıl kadar… Leylakların baş döndürücü kokusu ile tanışmam bu dönemde oldu. Tabii ki daha önce de koklamıştım leylakları, ama onların işbirliği içinde, insanın aklını başından alan, denetimsiz kokularını bu sokakta yaşadım demeliyim, daha doğrusu.

Nisan – Mayıs aylarında başlayan bu çılgınlık, mevsim yaza döndüğünde yerini ıhlamurların baygın kokusuna bırakırdı sokağımızda.  Sanki kısa boylu, şeytani leylakların yanında daha ayakları yere basan ıhlamur ağaçları mevsim değişip havalar ısındığında akıllarının bir karıştan çok daha fazla havada olduğunu ispatlamak istercesine patlatırlardı çiçeklerini… Ve o güzelim ıhlamur çiçekleri, sanki bütün sene rayihalarını içlerinde tutmuş da, aylarca leylakları kıskançlıkla takip etmişler gibi salardı kokularını yol boyunca… Hele gün akşama döndüğünde kendinizden geçmeden adım atamazdınız sokakta… Her bir adım farklı bir deneyim olur, hayaller içinde ilerlerdiniz… Eve mi gidiyorsunuz, masal dünyasına mı karışırdı kafanız daha birkaç adım içinde…
Bundan mıydı acaba, her defasında ekmek almayı unutuşum eve dönerken, kim bilir?

Geçen zaman içinde, ben İstanbul’u terk ettim, Ege’de buldum kendimi… Hiç özlemedim İstanbul’u ilk başlarda. Portakalların, limonların çiçeklerine bıraktım bahar sevincimi… Yaseminlerin çılgınlığı, melisaların arsızlığı ile oyaladım yaz gecelerimi. Sonra bir ilkbahar sabahı erguvanları aramaya başladı gözüm ağaçlar arasında…  Necati Cumalı’nın Güneş Özlemi şiirindeki deli erguvanlar, yüreğimdeki bahçede ilk başını gösteren anıydı İstanbul’dan… Fark ettim ki, Ege’de de aynı derecede deli tüm erguvanlar, yatıştı yüreğim…
Yine de köydeki bahçemde, her türlü meyve ağacının arasında, manzaramın göz ucundaki erguvan ağacı hepten su serpti içime… Lakin bir süre… Bir süre sonra bahçemde olmayan iki ağacı daha fark ettim… Beni o ilk gençliğime götürecek iki yaramazı… Leylak ve Ihlamur tabii ki…

Derhal, ikisine de birer yer açtım bahçemde, tıpkı yüreğimde paylaştıkları yer gibi… Sonra da yeşermeye bıraktım o umutları bahçenin iki ayrı yakasında…
Nihayet bu sene, gözünün içine baktığım iki yürek sürgünümden ilki, yani leylaklarım coşturdu beni, kendi çiçeklenişi ile… Öylesine güzel, öylesine çılgın, öylesine vurdumduymaz…  Sanki hiç umrunda değilmiş de, öylesine salıvermiş gibi gönlündekileri…

O leylakları kokladıkça daha bir anladım, Alman yazar Patrick Süskind’in Koku (das Parfum) isimli ilk romanındaki (Can Yayınları, ISBN: 9789755100593) kahramanı Jean-Baptiste Grenouille’in deliliğini, hepsi benim olmalıydı o kokuların, sonsuza kadar… Parfüm yapımını mı öğrenmeliyim?

Evet, sevgili minik ıhlamur ağacım, şimdi gözüm senin üstünde… Öyle fütursuzca bakma bana… Adım adım yaklaşıyor senin de zamanın… 

22 Nisan 2012 Pazar

Gelincik şerbeti

Köyümüzde ilk yazımızı geçirdiğimiz sene, bahçemiz bizi gelinciklerle mutlu etmişti. İşte o güzelim gelincik tarlasına bakarken aklıma geldi ilk gelincik şerbeti yapmak. Çok küçük yaşlarımdan kalma, hiç tatmadığım, ama aklımın bir kenarına kazınmış bir kavramdı gelincik şerbeti benim için... Hemen internete gömüldüm ve tarifler aradım...

Pek çok alternatif vardı, bunlardan bazıları kaynatmalıydı, onları eledim hemen listemden... Kaynatmak yeterince doğal gelmiyor bana, başka çare olduğu sürece...

Gelelim benim tarifime... Tabii ölçülü biçili bir şey değil, biraz göz kararı, biraz damak zevki...

Bahçeden gelincik yaprakları toplanır. Tozları gitsin diye biraz suya konur. Bir kavanozun içinde şekerli su hazırlanır. Ben şeker iyi eriyebilsin diye ılık su kullanıyorum. Kabaca 10-12 adet gelincik için 500 ml su diye düşünebilirsiniz. Bu şekerli karışıma bir limonun suyunu da sıkarak ilave ediyorum. Ekşilik oranını da yine damak zevkinize göre ayarlayabilirsiniz.



Bu defa bahçede bir tane de reçellik gül açmıştı, ben onun yapraklarını da ekledim. Aynı yöntemle gül şerbeti de hazırlayabilirsiniz.

Neyse, hazırladığımız sıvıya, gelincik ve gül yapraklarını ekliyoruz, kavanozumuzun ağzını güzelce kapatıyoruz. Bundan sonra arada kavanozu arada çalkalayarak beklemekten başka yapacak bir şey kalmıyor bize. Gelincik yapraklarının rengi beyaza dönene kadar, yani yaklaşık 6-8 saat bekliyoruz. Yapraklar tüm renklerini saldığında şerbetimiz hazırdır. Süzerek soğuk servis yapabilirsiniz.

Afiyet olsun... :)

Görsel: http://barbabietolaa.blogspot.com ve Pinterest.com

19 Nisan 2012 Perşembe

Yeni yazılar, seyahatler, ekşi maya

Bir süredir bu blogu ihmal etmişim, şimdi fark ettim... Hasat sonrası günlerde zeytinyağı tadımları, sınıflaması, taşınması, derken bir de İstanbul seyahati girince araya böyle oluverdi işte... Ama geçen günler bir anlamda verimli de geçti... Bu arada Zinde Türkiye'de yeni bir yazım daha yayınlandı... Konu, zeytinyağı nasıl saklanmalıdır? Sanırım yaz öncesi herkesin okuması gereken bir yazı oldu... Zira malum, zeytinyağının baş düşmanlarından biri sıcaklar...

Yine İstanbul'dayken sevgili kuzenim ile bir röportaj yaptık ve bu yazı da Alternatif Anne dergisinde yayınlandı. Onu da buradan paylaşmak isterim. (fotoğrafa tıklayabilirsiniz)


Bir de ekşi maya denemelerim var son zamanlarda, ama hala istediğim kesin sonuçlara ulaşamadığım için buradan henüz tarif paylaşmak istemiyorum. Yazın sanırım bol bol vaktim olacak daha fazla deneme için... Yine de ekmek yoğurmanın tam bir meditasyon olduğu düşüncem, son bir ayda hepten pekişti desem yeterli olacaktır sanırım şimdilik... Ekşi mayam 5. defadır kullanımda, hala kullanılabilir halde, bu da iyiye işaret.

Şimdi sırada Olivetech fuarı var. Bugün başladı, ancak biz sanırım cumartesi gidebileceğiz ziyarete... Heyecanla bekliyorum.

Fotoğraflar: http://www.40firinekmek.com
http://www.klasiktatlar.com

4 Nisan 2012 Çarşamba

ZT dergisindeki yeni yazım...

Küçüklüğümden beri çok severim zeytin ağacını… O iri, delik deşik gövdesini, aşı yerinden çıkan yumrularını, kadife gibi yapraklarının değişen rengini, yaz kış yeşil oluşunu hep severim. Nasıl Nazım Usta çınar ağacı ise Gülhane Parkı’nda, ben de zeytin ağacıyım sanırım Ege’nin bir dağ kasabasında…



Yazının devamını okumak için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz...



29 Mart 2012 Perşembe

Bal kabağı hikayesi

İki senedir bahçeye bal kabağı ekiyoruz... Diğer sebzeler gibi normalde bir pişirimlik aldığımız bal kabağı da bol miktarda ürün verince, alternatif tatlar araştırmalarıma konu oldu.

Kabak tatlısını çok sevsem de, kilolarca kabak tatlısı tüketmek için hevesim yok.

İlk denemem, köydekilerin tarifi ile salçalı yemeğini yapmak oldu. Pek tutmadım ama... Domatesin ekşisi ile kabağa has tatlılığı birbirine yakıştırmadım.

Aklıma gelen seçenekler ve denemelerim için de en başarılı bulduklarımı sizlerle paylaşmak istedim. Tabii ki ilk tarif bal kabağı çorbası.

Malzemeler:
1 büyük kuru soğan
2 diş sarımsak
1 adet iri havuç
2 dilim bal kabağı
1 tatlı kaşığı biber salçası
1 su bardağı süt
et suyu ve su
tuz
çeşitli ot ve baharatlar
Divolio zeytinyağı

Yapılışı:
Soğanı ve sarımsağı doğrayıp zeytinyağında kavurun. Havuçları ekleyip kavurmaya devam edin. Küçük küçük doğradığınız kabakları ekleyin. Biber salçasını karıştırın. Daha sonra süt ve suyu ilave edin. Baharat olarak ben reyhan ve rezene tohumunu kullandım, çok yakıştı. (Başka bir defa da çok az tarçın eklemiştim, o da hoş oldu, ama daha tatlımsı kaldı tat) Son olarak tuzu da ekleyip düdüklüde 20 dakika pişirin. Piştikten sonra el blendırından geçirin.

Çok sağlıklı ve lezzetli bir çorba oluyor. Tavsiye ederim.

Çok başarılı ve ev halkının tümü tarafından sevilen bir tarif ise Sibel'den geldi.

Bal kabaklarını patates kızartmasından biraz iri doğrayıp tuzlu una bulayarak kızartıyorsunuz. Sibel'in tarifinde sarımsaklı yoğurt ile servis yapılıyor, ama biz ona gerek kalmadan yuttuk resmen... Kızartma ilk tercihimiz olmasa da arada yenmesi gereken bir yemek bu.

Kalan kabakları ise reçel yaptık. Bir kısmını ayva ile karıştırarak, bir kısmını ise direk marmelat olarak... Reçel seviyorsanız tavsiye ederim.

Böylece bu seneki kabak maceramızı da kapatmış olduk... Seneye Allah kerim...

25 Şubat 2012 Cumartesi

Bahar geldi bile...

Güneş yüzünü gösterdi bizim dağlarda bugün... Nefis bir hava... Soba, "beni yakma bugün" dedi... Kafamı kapıdan uzattım, bahçe yemyeşil... Henüz çılgıncasına açmadılarsa da, papatyalar boy göstermiş, "topla beni" çağrısına karşı koyamadım, ufacık bir demet yapıverdim.

Mis gibi kokan mayıs papatyalarındansa, bu iri iri çiçekler her zaman heyecanlandırmıştır beni, baharın ilk müjdecisidirler çünkü... Bırakın yazın sıcağını, baharın ilk ılık günlerini bile beklemezler açmak için.

Bahçemizde 2 tane yaşını başına almış badem ağacı var, daha önce de paylaşmıştım. Bir de çocukları oldu, alt merdivenden bir sürpriz gibi başını uzattı 2-3 bahar önce... Nispeten daha korunaklı bir yerde, güneş görüyor da rüzgar almıyor pek... Bir baktım o da açmış çiçeklerini... Daha ne isterim. "Merhaba" dedim ona da.

Fulyalar açmadı bu sene, sanırım havanın mevsim normallerinin altında gitmesinden... Umudum frezyalarda, ama göreceğiz birkaç hafta içinde.

Her neyse, kışı çok güzel geçirdik ya, baharın gelmesinde bile bir hüzün buldum kendime... Sobanın üzerinde her daim demli çaya veda etme vakti geldi. O keyfi Ahmet Telli ile uğurlamalıyım en güzeli, bir sonraki kışa kadar:



Hiç kimse bir aşkı
Onarmaya kalkmasın
Kaybedilmeye değer
En güzel anında bitirilmişse eğer


Baharımız da kışımız kadar güzel geçsin...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...